Sanat Felsefesi ile Sanat Kuramları derslerimin hocası Doç. Dr. Ünsal Yücel’di. Derslerini   hiç kaçırmaz, hatta bir sonraki dersini de sabırsızlıkla beklerdim – zira konuları  akıcı, kendinden geçerek, yaşamdan bağlantılar kurarak anlatırdı..   Sosyoloji , Mantık, Marksizm’den oluşan ve adeta “tümü bir arada” gibi geçen derslerde hocam, Sanatı, Kültürü, Tarihi ama en önemlisi Hayatı da katarak  lezzetli kıvama getirir, konuyu bir masal gibi anlatırdı. Her öğrencinin gözlerinin içine bakarak dinlenip-dinlenmediğini , en azından izlenip-izlenmediğini veya anlaşılıp-anlaşılmadığını anlamaya çalışır, sonra da sorular sorarak  konuyla ilgili derstekileri  tartışmaya çekmeye çalışırdı. Derslerine olan ilgi sınavın tarihine göre değişiyordu:  sınav yaklaştıkça amfi kalabalıklaşıyor, sınav geçtikten sonraki derslerde ise ben ve birkaç arkadaşım hariç pek kimse kalmıyordu. . Halbuki derse girmek, sınavda başarıyı getirmiyordu-zira sınavlarda yorum gerektiren sorular sorardı! Hocamızın en düşük notu, 100 üzerinden 51, en yüksek notu da 80’di.. Nadiren kırık not verirdi. Çünkü nota dayalı sistemin kendisine karşıydı! YÖK’e ve onun çarpık eğitim sistemine, üniversiteleri bir “Yüksek Lise” haline getiren düzene  karşıydı Hocam.

Üniversitedeki öğrencilik yıllarımda derslere katılım zorunluluğu vardı ve  derse katılanlar kağıt üzerine imza atarlardı.  Hocalar, amfinin en önde oturan öğrencisine boş bir kağıt verir ve hereksin adı soyadı, öğrenci numarasını yazmasını ve imzalaması istenirdi.  Hocalarımızın büyük çoğunluğu idarenin bu düzenlemesine uyar ve uygularlardı. Ünsal Hoca’nın  dersine girdiğim üç yıl boyunca amfide bir kez olsun  derse katılanlara bu kağıdı uzattığına tanık olmadım!

1986’da Mayıs ayının coşku dolu bir Cuma sabahında Edebiyat Fakültesi’ndeki dersime zamanında yetişmek için evden koşarak çıkmıştım. Dersin yapılacağı sınıfın önüne kan ter içinde kalarak vardığımda, benim gibi iki arkadaşımın daha derse girmek için beklediklerini gördüm. Kapıyı vurarak içeriye girdiğimizde çantasıyla çıkmak üzere hazırlanmakta olan  Hocamızı gördük. Kapıdan içeri girmek üzereydik ki hüzünlü gözleriyle, gözlerimin içine bakarak, her zamanki kibar ve  hafif ses tonuyla: “Çocuklar, bahar geldi, gidin güzelce parklarda bir dolaşın ; sahaflarda kitap karıştırın, bakırcılar çarşısında ustaların çekiç seslerini dinleyin bugün! Bakın burası bomboş-kimse gelmemiş ve bir siz varsınız” deyince Hocamızın niçin hüzünlendiğini anlamıştık. Ders konusunda ısrarcı olduk, hocamız da ısrarlarımıza dayanamadı ve dersi gerçekleştirdik. O dersten ne kadar keyiflendiğimi sözlerle ifade edemem..  Dersin sonuna doğru ayağa kalktı ve bize hitaben: “Dersi bitirdik çocuklar. Dersler bitti, ancak okul devam ediyor” dedi! Ben, bu sözleri duyunca, dona kalmıştım.. Hocamın yüzüne baktım ve bu sözlerinden bir anlam çıkarmaya çalıştım.  Arkadaşım Alp Tümer’le Hocanın söylediği bu sözleri konuştuk. Bir anlam verememiştik.. Fakülte binasından ayrılırken Hocamın söyledikleri aklımda yankılanıyordu: “Dersler bitti, okul devam ediyor.. dersler bitti, okul devam ediyor..”

Ertesi günü,  üniversiteden bir diğer arkadaşım olan Nail Uçar’ın evinde ders çalışarak, felsefe tartışarak geçirmiştik.. Nail’e de Hoca’nın bu sözleri sarf ettiğini anlatmıştım. O gece geç saatlere kadar Hocamızın bu sözlerini konuşmuş ve tartışmıştık; ancak sorunun yanıtını bulamamış ve birkaç farklı  yorumda bulunmaktan öteye gidememiştik.. “Dersler bitti, okul devam ediyor..” Hoca ne demek istemişti?

Pazar sabahı bakkala gidip bir Cumhuriyet gazetesini alıp, gazetenin ilk sayfasındaki manşetlere hızlıca göz atarken dehşete kapılmıştım. İnanamadığım, inanmak istemediğim, daha sonra inanmak için tekrar tekrar okuduğum başlığı gördüm. Hocamın sarf ettiği sözlerinin anlamı Cumhuriyet gazetesindeki başlıkta yazılıydı: “Doç. Dr. Ünsal Yücel İntihar Etti..”.

Sarsılmıştım..

Heinrich Wölfflin ve ölmez eseri “Sanat Tarihi’nin Temel Kavramları”nı, Bedrettin Cömert’in “Mitoloji ve İkonografi”sini, Erwin Panofsky’nin “İkonografi ve İkonolojisi”ni, Ernst Gombrich’in “Sanat Tarihi”ni bana sevdiren, Jacob Bruckhardt, Giorgio Vassari, Johann Joachim Winckelmann, Susan Sontag gibi isimlerle tanıştıran, Sanat Tarihi’nin aslında bir “uygarlık tarihi” olduğunu, sanatın tarihinin gerçekte “İnsanlık tarihinin bizzat  kendisi” olduğunu  öğreten hocam Ünsal Yücel’dir..kendisine minnet doluyum..

Antonina Sanat Galerisi’nde 20 Şubat – 24 Mart 2018 tarihleri arasında gerçekleşecek Üçüncü sergimizde eserleriyle galerimizi onurlandıracak birbirinden değerli sanatçılarımızın isimlerini yan  yana koyunca aslında ülkemizin Sanat Tarihi çıkıyor.  Kimler yok ki: Abidin DİNO, Avni ARBAŞ, Burhan UYGUR, Cafer BATER, Cevat DERELİ, Cihat BURAK, Ercüment KALMIK, Ergin İNAN, Erol AKYAVAŞ, Eşref ÜREN, Fethi ARDA, Feyhaman DURAN, Gül DERMAN, H.Vecih BEREKETOĞLU, Hamit GÖRELE, Hayati MİSMAN, Hüseyin GEZER, İbrahim SAFİ, Leyla GAMSIZ, Mehmet GÜLER, Mehmet GÜLERYÜZ, Mustafa AYAZ, Mustafa PİLEVNELİ, Mürşide İÇMELİ, Nadide AKDENİZ, Nuri ABAÇ, Nuri İYEM, Nurullah BERK, Oya Zaim KATOĞLU, Ruhi Bey (AREL), Sadık ALTINOK, Şefik BURSALI, Turan EROL, Zühtü MÜRİDOĞLU.

Ben bu isimlerinin çoğuyla üniversite yıllarımda Sezer  Tansuğ’un “Çağdaş Türk Sanatı” adlı kitabında tanışmıştım. Türk Sanat Tarihi’nin üstatlarının eserlerini bir arada görmek benim için tarif edilemez bir duygu yoğunluğu yaşattı..1980’li yıllarda Edebiyat Fakültesi’nin amfilerinde slaytlar eşliğinde gördüğüm eserleri bu kez yakından görme ve kurucusu olduğum bir galeride sergilemek şansına sahip olduğum için mutluyum.

Bu serginin gerçekleşmesinde emeği geçen Sayın Mine ve Nur Gülener’e, Ayşe Koşak’a, serginin sanat kritiğini yapan meslektaşım Tuncer Gül’e  teşekkürü borç bilirim.

Avatar
Yazar

Sanat Tarihçi

Yorum Yazın