Merhaba,
Dünyayı “gönüllü izolasyona” sevkeden bugünler de geçecek elbette. Kaç gündür evden
dışarı çıkmadığımı dahi unuttuğum bu pazar günü, eski bir dostla telefon sohbeti sonrası bir kaç hafta öncesine kadar rehberliğini yaptığım Hayal Tadındaki geziler’e gitti aklım. Güney Amerika’da Kolombiya, Peru ve Bolivya’yı kapsayan gezimiz sürecinde çekerek sosyal medya hesaplarımda paylaştığım Botero’nun eserlerine getirmişti sözü:

“Biraz daha evde kalırsak, bugünler geçtiğinde, geçenlerde fotoğraflarını yolladığın Botero’nun heykel ve tablolarındaki tiplere benzeyeceğiz. Bize bir de Likya Yürüyüş Turu yapın diyeceğim ama o cennet gibi bölgede, dağlarda yürümek pek de bana göre değil” dedi.

Eh, madem öyle, biz de Cennet Likya’nın antik kentlerini, köylerini gezer, doğa ve
denizin tadını çıkarırız diye yanıtladım. Gülüştük, içinde bulunduğumuz zor zamanlara rağmen sohbetimizi neşeyle sonlandırdık.

Görüşme sonrası Bogota’daki Botero Müzesi’nde fotoğrafladığım eserlere bir kez daha baktım, biraz buruk biraz da özlemle…

Çok nazik, sempatik, seyahat kültürüne sahip ve anlayışlı katılımcılardan oluşan küçük bir grupla olduğumdan zamanı dilediğimiz gibi değerlendirebiliyorduk. Seyahatimizin son günlerinde, Bolivya ve Peru’yu gezip tekrar ilk durağımız olan Bogota’ya dönmüştük. Aslında Kolombiya’ya vardığımız ilk saatlerde, başkent Bogota’nın dar sokaklarında karşımıza çıkan sanat eserleri, graffitiler, tarihi doku ve zengin Kolombiya mutfağı daha yolculuğumuzun başında gruba farklı bir coğrafyada olduğumuzu, değişik kültürlerle karşılaşacağımızı hissettirmişti.

Turumuzun bu son günlerinde ise, Botero Müzesi’nde gördüklerimizin grup üyelerinde
farklı etkileşimler, duygular uyandırdığını, ziyaret sonrasında, müzenin bahçesinde
kahvelerimizi yudumlarken yaptığımız sohbette fark ettik. Hepimiz eserlerde farklı
şeyler bulmuş, gördüklerimiz konusunda değişik yorumlar yapmıştık.

Eserlerini görür görmez tanıdığımız sanatçılardandır Botero. Alanında eşsiz bir stile sahiptir. Tuvalleri büyük boyutlarda, konuları sunuşu ise neredeyse komiktir. Abartılı ölçülerde, dev karakterler kullanarak yumuşak çizimlerle yarattığı eserlerinde dini simgeleri öne çıkarıp sosyal ve siyasi çatışmalara öncelik verir. Bunu yaparken de içerisine mizahi dokunuşlar katar. Dinamizden çok karikatürize bir havada tuvale döker ele aldığı konuları. Tablolar karşısında izleyicinin dudaklarında hafif bir tebessüm belirir. Botero tarzının başlıca karakteristiği yuvarlak hatlara, abartılı ve orantısız ölçülere sahip kişilikler ve objelerdir. Eserlerinde düz hatlara neredeyse rastlanmaz.

Bir zamanlar ülkemizde olduğu gibi Kolombiya’da da kilolu olmanın refah ve sağlıklı bir yaşantı olarak algılanmasının bunda bir rolü olabilir mi diye düşünürken, sanatçının yarattığı karakterleri “şişman değil, hacimli” olarak tanımladığı röportajda buluruz aradığımız yanıtı. Ve devam eder açıklamalarına Botero:

“Büyüleyici ve duygu yüklüler. Beni de heyecanlandıran bu; Çağdaş Resim Sanatı’nın tamamen unuttuğu hacmi yeniden bulmak…”

1932 yılında, yeryüzünde kilometrekarede biyoçeşitliliğin en fazla olduğu Kolombiya’da, “ebedi ilkbahar kenti” olarak adlandırılan ve son yıllarda bir dizi film sayesinde hepimizin aşina olduğu Medellin kentinde dünyaya gelen Botero, 1952 yılında katıldığı Kolombiyalı Sanatçılar Sergisi’nde kazandığı 2.lik ödülü sonrasında Avrupa’da, başlıca durakları Madrid, Paris ve Bologna olan uzun bir seyahate çıkar. İlk durağı İspanya’da Francisco Goya ve Diego Velasquez’in, ardından Louvre Müzesi’ndeki İtalyan ustaların Rönesans Dönemi eserlerinden etkilenir. Özellikle de Rönesans Dönemi eserlerinde renk ve biçimlere gösterilen özenden…

Dünyaca ünlü ressamların eserlerini kendine özgü bir biçimde yorumlayarak yeniden
sanat dünyasına kazandırır.

Louvre Müzesi’nde (Paris) Mona Lisa’yı gördüğünüzde hissettiklerinizden çok daha
farklıdır Botero’nun Mona Lisası karşısındaki duygularınız. Louvre’da Da Vinci’nin
eserinin bulunduğu salonda ziyaretçiler sıraya geçip beklerken Botero Müzesi’nde
bilhassa rehbersiz gezen gruplar tablonun önünde sadece bir kaç fotoğraf çekmekle
yetinip diğer eserlere doğru hızla ilerler. Paris’teki Mona Lisa’yı gördüklerinde bir çoğunun yaşadığı hayal kırıklığı Bogata’da yerini hafif bir tebessüme bırakır. Çünkü beklentiler kesinlikle aynı değildir, daha doğrusu sadece Da Vinci’nin eserini görmek için Louvre’a giden milyonlarca ziyaretçi varken Bogota’dakini pek bilen yoktur. Eğer Botero’yu pek tanımıyorsanız söz konusu tabloyu görmek sizler için bir sürpriz olur ve sanki eski bir tanıdıkla karşılaşmış gibi hissedersiniz kendinizi, şaşırırsınız. Botero’nun eserinde Mona Lisa’dan ziyade abartılı formlara sahip bir kadın karşılar sizi. Geniş bir yüzü, tombul, hatta şişman tabir edilebilecek yanakları ve neredeyse tablonun tüm enini kaplayan omuzları vardır. Orantısızlık tabloda en çok göze çarpan özelliklerden biridir. Gözler, burun, ağız ve eller vücuda göre bir hayli küçüktür. Botero’nun Mona Lisası’nın hayli geniş bir boynu ve çift boğumlu gerdanı vardır. Kahverengi saçlarının üzerine siyah bir tül koymuş, üzerine de yeşil bir elbise giymiştir. Kıyafet ve saçlarında kullanılan
renklerin seçimi kadının açık olan ten rengini daha da güçlü bir şekilde izleyiciye sunar. İkinci planda ise basitçe yerleştirilmiş izlenimi veren sıra dağlar, bulutlar ve bir de dağın ardında tüten duman görülmektedir.

Oysa ki Paris’teki eser üzerine sayfalarca mürekkep dökülmüş, sanat tarihine katkıları farklı uzmanlarca, çeşitli yönlerden ele alınarak defalarca dile getirilmiştir. Rönesansın en önemli özelliklerini, Sfumato’yu, perspektifi görürüz. Melankoli ve hüzün vardır bu gizemli Floransalı hanımın yüzünde.

Yaşarken değeri anlaşılan ve meşhur olan ender ressamlar arasında kendine yer bulan
Botero’nun sanatının dönüm noktası 1957’de yaptığı, kendisine sahip olduğu şöhreti
kazandıran Mandolinli Natürmort’tur:

“Eserlerimde daima anıtsallığı aradım. Bir gün aşırı çalıştıktan sonra öylesine bir kurşun kalem aldım ve her zaman olduğu gibi, abartılı ölçülerde bir mandolin çizdim. Fakat aletin ortasına deliği çok küçük yaptım ve aniden mandolin alışılmışın dışında anıtsal ölçülere sahip oluverdi.”

Resimlerinin konuları ağırlıklı olarak siyaset, din, boğa güreşleri, natürmortlar,
genelevler ve fahişeler olan Botero çizimlerindeki oransızlığı ve abartıyı nasıl bulduğunu bu cümlelerle açıklıyor.

Sanatçı 2004 yılında Irak Abu Ghraib hapishanesindeki mahkumların gördükleri kötü
muamele karşısında büyük bir rahatsızlık duyar ve bu olaylardan esinlenerekten bir seri eser hazırlar. Büyük ses getiren ve polomiğe neden olan bu resimleri nedeniyle 2008 yılında Nuevo Leon Üniversitesi kendisine Onursal Doktor ünvanı verir.
Botero Müzesi Bogota’nın tarihi bölgesi Candelaria’da, koloniyal tarzda, 2 katlı beyaz bir binanın içerisinde ziyaretçileri ağırlamaktadır. İçerisinde sergilenen, resim, heykel ve desenden oluşan 208 parçalık kolleksiyonun 123’ü Botero’nun eserleri, diğerleri ise zaman içinde şahsi kolleksiyonuna kattığı Joan Miro, Pablo Picasso, Marc Chagall, Edgar Degas, Henri Matisse, Gustav Klimt ve Paul Delvaux gibi sanatçılara ait.

En kısa sürede, sağlıklı, koronasız günlerde, Hayal Tadında Geziler’de buluşmak dileğiyle.
Sevgiyle kalın.

Yorum Yazın