Seyyah gezer, gezerken gözler.. Bazen gezerken; yapıları, mekanları, bölge insanlarını izlerken anında not almadığım için kızarım kendime; bunda haklı olduğumu biliyorum.. Çünkü bazen öyle özel anlar, portreler oluyor ki o anda mutlaka kaydetmek gerekiyor. Seyahate bir öğrenim yolu olarak bakan ben ve benim gibi kültür odaklı gezginlerin de  bazen benim gibi düşündüklerini tahmin ederim. Kimi zaman rehber anlatırken ona yetişemediğimi, ya da bir anda çok şey öğrenmenin kafa karışıklığına neden olduğunu hissederim.. Ama eğer gezi öncesinde bir şeyler okuduysam o zaman anlatınlar zihnimde yerini bulur, ben de mutlu olurum..

Bir keresinde bir gezgin arkadaşımın gezdiği her yerle ilgili seyahat defterine kaydettiği notlarının yanında, resimler, gazete haberleri ve benzeri şeyleri de yerleştirdiğini gördüğümde doğrusu önce şaşırmış sonra da çok beğenmiştim.. Bir küçük not defteri de bir de huyunuza uygun bir kalem; önce kendime sonra da sizlere öneririm gezerken…Unutmadan: Her kültür gezisi öncesi, “geziye ön hazırlık” gibi kendimizce/imkanlarımız ölçüsünde bir okuma/araştırma hazırlığı yapılsa güzel olmaz mı?

Neyse sözü biraz uzattık mı bilmem ama; öyleyse de affola..

Kudüs’ü gezmek de yazmak da çok keyifli…Kudüs’ü yazmak adeta kutsalı yazmak gibi.. O nedenle biz de bu yazı dizimizi bölümlere ayırıyor, ana hatları ile de olsa dinler tarihine de değinmek de yarar görüyoruz.

Ben bu yazımda sizlerle Kudüs gezimizin ikinci günü sabahtan öğleye kadar programımızda yer alan Hayfa’dan bahsetmek istiyorum. Önce Hayfa’ya genel bir bakış; sonra da bir kültür gezgini için önemli olacak ayrıntılar gelecek..

Hayfa; İsrail’in kuzeyinde üç semavi din açısından kutsal olan (kutsallığına daha sonra değineceğiz) Kermel Dağı’nın eteklerinde kurulmuş bir kent. İsrail’in Kudüs ve Telaviv’den sonra üçüncü büyük kenti; şehir merkez nüfusu 300 bine yaklaşırken ilçeleri ile beraber toplam nüfusu 600 bine yaklaşıyor. Hayfa İzmir’e, biraz da Mersin’e benziyor. İsrail halkının Hayfa’ya verdiği bir isim de Sıkmonah (Karadut). Bölgedeki Araplar ise daha çok “Hîyfa” şeklinde telaffuz ediyor. Hayfa, Osmanlı döneminin sonuna değin Beyrut Vilayeti’nin Akka sancağına bağlıydı. Zaten Akka ile arasında yarım saate yakın bir mesafe var.

Hayfa’dan genel bir görünüm

İşçi nüfusunun çokluğu ve sosyal politikalara ağırlık verilmesinden dolayı Hayfa için İsrail’in “Kızıl Kenti” de deniyor. Kentin nüfusunun çoğunluğu Yahudi olmakla beraber Hristiyan ve Müslüman Araplar da var. 1924’de kurulan Hayfa’daki Teknoloji Enstitüsü’nden 2011 yılında bir bilim insanı, Prof. Dr.Daniel Shechtman kimya dalında Nobel ödülü aldı ve bu ödülü alan onuncu İsrailli oldu. Hayfa’nın bilimsel ve teknolojik araştırmalar açısından İsrail için önemi büyük.

Hayfa, Eylül 1918’den itibaren İngiliz hakimiyetine geçti; bu tarihten itibaren de dünyanın birçok ülkesindeki Yahudiler buraya göç etmeye başladı. Bu göçler içinde en önemlisi Sovyet Rusya’dan 1922-31 yılları arasında gerçekleşmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde 1991’den başlayarak Hayfa’ya 35 bin civarında Rus Yahudisi göç etiği de biliniyor. Bu arada 19. yüzyıl ortasında, şehrin imarında görev almak üzere Hayfa’ya gelen Alman çalışanlarının yerleştiği bölge günümüzde “Alman Mahallesi” olarak da biliniyor. Kentin yapılarının mimarisinden eski Hayfa’nın “kolonyal” özelliğini anlayabiliyorsunuz. Bir gezgin açısından da en ilgi çekici bölge Alman Kolonisi bölgesidir. Parkları, heykelleri, alışveriş merkezleri ile görmeye değer. Bizim otelimiz de bu bölgede, Ben Gurion Caddesi’nde Colony Hotel idi. Gurubumuz bu otelin özgün mimarisinden ve hizmetinden memnun kaldı.

STELLA MARİS KİLİSESİ

Otelimizden sabah ayrıldıktan sonra ilk ziyaretimizi Karmel Dağı’nda inşa olunan Stella Maris Kilisesi’ne gerçekleştiriyoruz.

Karmel Dağı’nın kutsallığının nedeni Hz. İlyas’ın (Hristiyan ve Yahudiler İlya, Elia, Eli olarak isimlendirir) bu bölgede yaşamasına dayanır. MÖ 9. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Hz. İlyas, İsrail Kralı (Hz. Davud’dan itibaren kuzey Filistin İsrail Krallığı, güney bölgesi Yahuda Krallığı olarak isimlendirilirdi). Ahab ve daha sonra oğlu Ahazya’yı ve karısı İsabel’i Baalzevul inancından vazgeçmeye ve Yahve’ye, yani tek bir ilaha tapınmaya davet etmiş; bu uğurda bu bölgede mücadele etmiştir. Hz. İlyas’ın, Baalzevul rahiplerini Hayfa’da Kermel Dağı yakınlarında Kişon Vadisi’inde öldürdüğü Eski Ahit’te kayıtlıdır. Hz. İlyas; İsabel’in ve diğer egemenlerin tehdidi nedeni ile güneye Yahuda bölgesine giderek Horeb dağına sığınmıştır. Eski ahide göre Hz. İlyas, tanrı tarafından gökyüzüne alınmıştır.

Hz. İlyas’ın tek tanrı inancı uğruna mücadele ettiği bu bölgede MS. 13. yüzyıldan itibaren Hospitelier Tarikatı yerleşerek Hz. İlyas’ın yaşadığına inandıkları bir mağara çevresinde manastır inşa etmişlerdir. Hospitelier Tarikatı, adından da anlaşılacağı üzere kutsal olarak kabul edilen bu topraklarda bulunan özellikle hastalara genel olarak da ihtiyaç sahiplerine  yardım eden bir cemaati temsil eder. Bu tarikat ve daha sonra Kudüs’te kurulan Tapınak Tarikatı (Tapınak Şövalyeleri) Haçlı Seferleri’nin başlamasıyla askeri nitelik kazanarak Kudüs’ün Müslümanlardan kurtarılması uğrunda mücadele etmişlerdir.

Bizim ziyaret ettiğimiz Stella Maris Kilisesi’nin ilk temelleri o dönemlere kadar gitse de şimdiki kilise 1731 yılında inşa olunmuştur. Kilise, Napolyon Bonapart’ın bölgeyi işgali sırasında yaralı ya da hasta Fransız askerlerinin tedavisine tahsis olunmuştur.

Bu arada unutmadan söyleyelim, Hz. İlyas’ın inziva yaşamını tercih etmesi ile Vaftizci Yahya’nın münzeviliği arasında bağlantı kurulur; hatta bazı cemaatler Hz. İlyas’ın Vaftizci Yahya olarak tekrar yeryüzünde göründüğüne de inanır.

AHMEDİ CAMİSİ

Aslında resmî programımızda olmamasına rağmen, gezdiğimiz bir başka mekan da “Ahmediler”e ait bir cami.. Tabii bu ziyareti ilginç kılan bir camiyi ziyaret etmek değil, bir “Ahmedî” camisini görmekti. Peki kim bu Ahmediler ?

Ahmediliğin kurucusu Mirza Gulâm Ahmed 1839’da Hindistan’ın Pencap eyaletinin Gudaspur bölgesindeki Kâdıyân köyünde dünyaya geldi.  1868’de kendisini inzivaya çekti. Aslında 1857’de Türk Babür Hanedanlığı yıkıldığı için Müslümanlar arasında bir kurtarıcı/Mehdi beklentisi vardı. Mirza Gulam Ahmed, 1877 yılından itibaren Hindistan’daki Hristiyan ve Hindulara karşı İslam’ı savunan yazıları ile ünlendi. Bu yazıları 1880-1884 yılları arasında Berâhîn-i Ahmediye isimli 5 ciltlik eserinde topladı. Bu eserinin ilk ciltlerinde İslam savunusu yapmakla beraber dördüncü ve beşinci ciltlerde kendisinin ilham aldığını, vahye muhatap olduğunu ve beklenen Mehdi olduğunu iddia etti. 1891 yılında Hz. İsa’nın çarmıhta ölmediğini, “İsa Merhemi” adı verilen bir ilaçla tedavi edilerek İsrailoğulları’nın kayıp 10 kabilesini aramak üzere Keşmir’e gittiğini ve orada 120 yaşına kadar da yaşadığını; Sirinagar’da da defnedildiğini ilan etti. Yayınladığı Feth-i İslâm isimli eserinde Hıristiyanların beklediği Mesih’in kendisi olduğunu ilan etti. 1901 yılında “Nebî” ve “Resûl” olarak anıldıysa da buna itiraz etmemesi bu sıfatları kabul ettiği şeklinde yorumlandı. 26 Mayıs 1908’de Lahor’da  öldü ve doğduğu yer olan Kâdıyân’da gömüldü.

Ahmediler; Mirza Gulam Ahmed’in hem Hz. Muhammed’in hem de Hz. İsa’nın ruhunu taşıdığı için mezheplerinin barışçı olduğunu söylerler. 1901’den itibaren “resûl” ve “nebî” olarak anılmaya başlandı. Ahmediler kendilerini Müslüman olarak tanımlasalar da 1974’de Pakistan’da alınan kararla “İslam dışı” ve “dini azınlık”  olarak ilan edildiler. Dünyada 2 milyon mensubu bulunan Ahmediler kendilerini Ehl-i Sünnet dairesinde görürler. Ancak Mirza Gulâm Ahmed’e vahiy geldiğini ve onun nebiliğini kabul etmeyi imanın şartlarından kabul ederler. Cihadın kılıçla değil kalemle yapılması gerektiğine inanırlar. Dünyadaki Müslümanlar Ahmedileri, Kâdıyânî olarak adlandırırlar. Bunun da nedeni; “Ahmedî” adının Hz. Muhammed’e atfen değil kurucuları Mirza Gulâm Ahmed’e nispet edildiğinin kabul edilmesidir. “Lahor” ve “Kadıyân” olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Lahor gurubu Mirza Gulâm Ahmedi, Mehdi ya da Nebî olarak kabul etmez; buna inanmayanları da “kafir” olarak görmez. Her Ahmedî, malının her ay 1/16’sını zekat olarak verir. Ölümü durumunda da malının 1/16’sının mezhebe verilemesi için vasiyette bulunur.

BAHÂİLER VE BAHÂİ BAHÇELERİ

Hayfa’nın dünya Bahâi toplumu açısından önemi büyük; çünkü 1963 yılında kurulan Yüce Adalet Evi burada. Ayrıca Bahâullah’ın (Mirza Hüseyin Ali), oğlu Abdülbaha ile Bahâilerce Bahâullah’ın müjdecisi ve aynı zamanda Tanrının bir elçisi olarak kabul edilen Mirza Muhammed Ali’nin (Bâb) kabirleri de Hayfa’dadır. UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınmış olan Bahâi Bahçeleri, birbirinden güzel ve bakımlı ağaçları, bitki örtüsü ile göz kamaştırıyor. Yanı sıra, Bahâilerce kutsal olan 19 sayısı bahçedeki setlerin düzenine de yansıtılmış. Set bahçelerden dokuzu üst kısımda dokuzu ise alt bölümde yerini alırken bu iki set gurubunun tam ortasında ise 19. ve en görkemli bahçe bulunuyor ki türbeler de bu sette.. Bahailiğe adını veren Bahâullah’ın (Mirza Hüseyin Ali) kabri ise yine İsrail topraklarında, Akka’da’dır. Tüm dünyada sayıları beş milyon olarak tahmin edilen Bahâilerce dünyanın en kutsal yeri de bu nedenle Akka’dır. Birinci dünya savaşı sırasında Hayfa Bahailiğin merkezi olarak seçildi. Bahaullah’ın Tanrı Mazharı oluşunu ilan edişinin 100. yılına denk gelen 1963’te ise Hayfa’da Yüce Adalet Evi kuruldu. Bahailerle ilgili en üst ruhani ve idari kurul burasıdır.

İran Şiraz’da ilk kez Mirza Ali Muhammed (Bab Mirzâ) 1844’de kendisinin beklenen mehdi olduğunu ilan etti. Babilik olarak isimlendirilen bu hareketin kurucusu Mirzâ Ali Muhammed faaliyetleri nedeni ile Tebriz’de kurşuna dizildi. Ardından bu hareket Mirza Hüseyin Ali tarafından devam ettirildi. Ancak bu defa da Tahran doğumlu olan Mirzâ Hüseyin Ali bir süre İran’da hapiste tutulduktan sonra 1853 yılında ailesi ile beraber Bağdad’a sürgüne gönderildi. Bağdad’da 1863 yılında, Bâb Mirzâ’nın müjdelediği “Tanrı Mazharı”nın kendisi olduğunu açıkladı. Bağdad alimlerinin şikayeti üzerine oradan da uzaklaştırılarak önce İstanbul’a, dört aylık bir süre sonra da Edirne’de zorunlu ikamete tabi tutuldu (1864).  Bahâullah; yaklaşık 4 yıl kaldığı Edirne’den dünya liderlerine, hükümdar ya da devlet başkanlarına mektuplar yazarak Bahailiğe davet ve tanıtım içerikli mektuplar yazdı. 1868 yılında ise Akka’ya sürgün edildi. Akka’da sürgün yıllarına rastlayan 1871-77 yılları arasında, Bahailerce vahiy eseri olduğu kabul edilen “Kitabu’l-Akdes”i kaleme aldı. Akka’da önce hapsedildiyse de sonradan cezası denetim altında olarak kendisine tahsis olunan bir konutta yaşadı ve burada 29 Mayıs 1892’de yaşamını yitirdi.

Bahailiğin kurucusu Bahaullah’ın Akka’daki Türbesi

Bahailik bütün insanlığın ruhani birliğine vurgu yapar, Tanrı birliği, din birliği ve insanlığın birliği Bahailerce en temel ilkelerdir.. Bahai İnancının öğretilerine göre insanın amacı dua, tefekkür ve insanlığa hizmet yoluyla Allah’ı tanımayı ve sevmeyi öğrenmektir. Kitabu’l-Akdes kutsal kitaplarıdır. Kutsal Bahai yazıları özellikle                                                                        Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz.Muhammed gibi peygamberlerden bahseder. Bahailer için en son gelen elçiler Bab ve Bahaullah‘tır; fakat gelecekte, geleceğin ihtiyaçlarına ve insan kapasitesine göre yeni elçiler gönderilecektir. Şimdiye dek her kıtada bir tane olacak şekilde yedi tapınak inşa edilmiştir. Bu tapınakların ortak özeliği, bir kubbelerinin ve dokuz girişlerinin olmasıdır.

Kudüs ve Çevre Yerleşimleri turumuzun ikinci gününün öğleden önceki bölümü böyle geçti. Öğleden sonra ise daha kuzeye, Akka’ya (Akko, Akra) doğru yola çıktık. Ama Akka ayrı bir yazının konusu olacak..

Akka’da buluşmak üzere şimdilik sevgiyle kalın….

Yorum Yazın