Ben bir Rumeli göçmeniyim.. Çocukluğum Makedonya’nın mis gibi tabiat kokan vadilerinde, coşkulu akan nehirlerinde, lapa lapa kar yağan dağlarında, tarih kokan şehirlerinde geçti.. Doğup büyüdüğüm Üsküp’ü terk edip, tek bir “koferle”(Rumeli şivesinde bavul demek) geldiğim Topkapı otogarına vardığımda ise 18 yaşını doldurmama daha 4 ay vardı.

Güzel bir çocukluk geçirmiştim. Nasıl olmasın ki? Bir çocuğun büyüme çağında ihtiyaç duyacağı birçok şeyi yetiştiğim sosyalist sistem herkese ve ücretsiz olarak veriyordu.  Kültür, spor, sanat alanında kendini yetiştirmek isteyen her gence kapılar ardına kadar açıktı Yugoslavya’da.. 30 farklı etnik grubun bir arada yaşadığı bu farklılıkların renkli coğrafyasında ayrıştırmanın, ötekileştirmenin, farklılaştırmanın olmaması için siyasetçiler büyük bir çaba sarf ederdi.. Çocukluğumun geçtiği mahallede hangimizin Türk, hangimizin Boşnak, Arnavut, Makedon veya Ulah olduğunu kimse bilmezdi. “Yoldaş Tito”nun Yugoslavya ulusları için kullandığı “Kardeşlik Birlik” sloganı sade bir sözden ibaret değildi. Ljubljana’dan başlayıp da  Zagreb, Belgrad, Niş gibi şehirlerden geçerek Üsküp ve oradan Yunanistan hududuna kadar  inşa edilen yolun da adı “Kardeşlik Birlik Karayolu”ydu – zira o yolu biz gençler kazma kürek çalışarak inşa etmiştik.. O inşaatlarda çalışmak  zorunlu değil – gönüllülük esaslıydı. Ben de iki yazımın birer ayını  o yol inşaatında çalışarak geçirmiştim. Bu kamplarda Yugoslavya’nın her yerinden gençler gelir ve aramızda kaynaşma olurdu. Müthiş bir organizasyondu ve sıkı dostluklar kurulurdu.

1983 yılının Haziran ayında Yugoslavya’yı terk ederken  karmaşık duygular içindeydim.. bir yanda çocukluğum, arkadaşlarım, büyüdüğüm yerler; diğer yandan yaşama hayalini kurduğum İstanbul ve güzel ülke Türkiye..

Göç zor bir konudur.. ağırdır, yürek burkar, komşunuzu ortadan kaldırır, sevgilinizi elinden alır, eşinizi uzaklara götürür, evinizden yurdunuzdan eder, geçmişinizi silip süpürür.. 2012 yılında gerçekleştirdiğim  “Uluslararası Balkanlar ve Göç Kongresi”nin altındaki yatan fikir buydu; zira “Göç”  ve “Balkanlar” birbirini çağrıştıran sözcükleridir. Balkan Harbi deyince aklıma çocukluğumdan beri hafızamda kazınan bir fotoğraf gelir: Sırtında bebeleri, üstünde ev eşyaları olan bir kağnının peşi sıra çamurlar içinde yürümeye çalışan kadınlar, ak sakallı yaşlı adamlar, yırtık kunduralı çocuklar.. Bu fotoğrafı ne zaman görsem içim burkulur, yüreğim daralır.  İster kağnıyla, ister tren veya gemiyle gerçekleşsin göç büyük bir toplumsal dramdır..

Özellikle son yıllarda ötekileştirilmenin, ayrıştırılmanın giderek daha da belirginleştiği ülkemizde kendini güvende hissetmeyenlerin, bu güzel yurdu terk etmek istemesinin gündeme gelmesi hiç kuşkusuz çok önemli bir gelişmedir ve gelecek için kaygılanmamız gerektiren bir durumdur.  Olumsuzluklar karşısında ümidimizi mi kaybetmeliyiz? Mevzileri bir bir kaybetmenin karşısında ülkemizi mi terk etmeliyiz? Sevdalı olduğumuz memleketimizden mi gitmeliyiz? Bu sorulara verilebilecek tek yanıt kocaman bir HAYIR olmalı ve bunu hayatımızın her alanında uygulamalı ve ilkeli bir duruş sergilemeliyiz.

Nisan 2018 sergimizi gelecek vaad eden genç bir sanatçıya, Oğulcan Kuş’a ayırdık. Toplum olarak bir eksikliğimiz de gençlerin önüne aşılması kolay olmayan duvarların ve  engellerin konulmasıdır. Gençlerin önünü açmayan toplumlar gerilemeye mahkumdurlar.  2011 yılında ABD’ye gidip de 6 yıl yaşadıktan sonra – ülkemizden giden birçok gencin yaptığını yapmayarak – New York’u terk ederek İstanbul’a dönen kıymetli bir genç olan Oğulcan Kuş’un bu göç hikayesi bana yukarıdaki satırları hatırlattı.

Konstantin Kavafis bakın yıllar öncesinden bize nasıl sesleniyor:   

Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın.
Bu kent peşini bırakmayacak.
Aynı sokaklarda dolaşacaksın. Aynı mahallede yaşlanacaksın; 
Aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Bu kenttir gidip gideceğin yer. Bir başkasını umma.

MIGRATION OR FUTURE

I am a Rumelian immigrant. I spent my childhood in  Macedonia where  the crispy smell of the nature mounts the wonderfull valleys, where exuberant rivers flow from the snowy mountains and where the cities smell is full of history. When I left Skopje, where I grew up and arrived to Topkapi bus station in Istanbul with  a single “kofer” (suitcase in Rumelian Turkish dialect)  I had 4 months to be 18 years old.

I had a wonderfull childhood. How could I not have? The socialist system in which I grew up would give to every child what it needs in the age of growth and that for free of charge. The doors were open equaly to young people in Yugoslavia who had desire to raise themselves in the fields of culture, sports or arts. Politicians would make a great effort not to create a division, othering or differentiation in the colorful geography of 30 different ethnic groups. In the neighborhood where my childhood passed, no one knew who was Turk, or who were  Bosniaks, Albanians, Macedonians or Vlachs. The “Brotherhood and Unity” slogan that “Comrade Tito” used for the nations of Yugoslavia was not just a simple word. The road that started from Ljubljana and crossed through cities like Zagreb, Belgrade, and Nis to Skopje and from there to the Greek border was called the “Brotherhood and Unity Highway” because we – the youth – built that road by pickax  and shovels.  Working in those camps was not done by force but with a volunteer contribution. I spent  two of my summer holidays by participatig one month working on that road construction. In those camps young people from all over Yugoslavia would come together and would  hit it off eachother.  This was great organization and close friendships were established.

When I left Yugoslavia in June of 1983, I was in a complicated feeling .. on one side were my childhood friends, places where I grew up; on the other hand I’ve dreamed of living in Istanbul and this beautiful country of Turkey..

Immigration is a tough issue .. heavy, heartbreaking, takes your neighbor away from your life, taking your love away, taking your wife away, taking your home and country away from yourself, sweeping away your past .. The underlying idea behind the “International  Balkans and Migration Congress” that I organised it in 2012 were this thoughts, because “Migration” and “Balkans” are the words that conjoin each other.

When ever I would think of the Balkan Wars, a photo that scraped in my memory comes to me: women carrying their babies on their backs trying to walk in the muds while carrying their household items on their tumbrels, elderly men with white beards, children with torn shoes .. When ever I would see this photo, I get bruised, my heart shrinks. Whether it is done by tumbrel, train or ship, migration is a big social drama.

It is undoubtedly a very important recent development that especially in the last years, being more and more othered and differentiated, people do not feel safe any more and thus the idea of leaving this beautifull country came up which is a state that we should be worried about the future, 

Should we lose hope in the face of adversities? Should we leave our country in the face of a loss? Should we leave our hometown that we love so much? The only answer we can give to these questions is a big NO, and we have to apply it in all areas of our lives and show a principled stance.

We  have reserved space for  our April 2018 exhibition  to  a promising young artist, Ogulcan Kuş. One of the major deficiency  that we have in our   society  is putting walls and obstacles in front of young people that are not easy to surmount. Societies that do not open gates to young people are condemned to retreat. The migration story of Ogulcan Kuş – a precious young man – that after going to the US in 2011 and living for 6 years – not doing as many other young people do – and that left New York and returned back to Istanbul reminded me of the above lines.

See how Constantine Cavafy calls us before many years:

You won’t find a new country, won’t find another shore

This city will always pursue you. You will walk

The same streets, grow old in the same neighbourhoods,

Will turn  gray in these same houses.

You will always end up in this city. Don’t hope for things elswehere

Avatar
Yazar

Sanat Tarihçi

Yorum Yazın