“Davetleri severiz,
Etli ve sütlü yeriz,
Sade yemekle olmaz,
Diş kirası isteriz.”
“Yüz bin aman dedim bir bûse aldım,
İftâr-ı vaslının diş kirâsıdır.”
“Binlerce yalvarıp bir öpücük alabildim;
Bu öpücük, sevgiliye kavuşma iftarının diş kirasıdır.”
“Gülnar-ı la’li cennet-i hüsnün kirası
Canın virirse âşık ana diş kirasıdır.”
“Gül renkli dudağı güzellik cennetinin kirazıdır;
Âşık onun için canını verirse bu da onun diş kirasıdır.”

Türk milletinin hayatında sosyal yardımlaşma ve dayanışma her devirde önemli bir yer tutmuştur. Orhun Kitabelerinde Bilge Kağan’ın “Açları doyurdum, çıplakları giydirdim. Yoksul milleti zengin kıldım.” derken; Türk devletinin ve “kut” sahibi hakanın ilk görevinin halkın refahını sağlamak olduğunu ifade etmektedir.

Türklerin en büyük hasletlerinden olan misafirperverlik, düşünce sistemi içerisinde bir yaşam tarzı haline gelmiş, yardımda bulunma davranışını da ortaya çıkarmıştır. Misafirler için misafir odaları, konaklar yaptırmışlardır.

Gerek geçmişte gerekse günümüzde Türk toplumunun başta gelen özelliklerinden biri de, hemen her fırsattan faydalanarak çok güzel ve orijinal yardımlaşma ve sosyal dayanışma örnekleri ortaya koymuş olmasıdır. Bu örneklerin en güzellerini, başta yağmalı toylar, akrabalar arası ziyafetler ve misafir ağırlama gibi vesilelerle ortaya koydukları adet ve geleneklerde bulmak mümkündür.

Sosyal yardımlaşma ve dayanışma anlayışı, İslâmiyet’in kabulünden sonra güçlenerek devam etmiştir. Çünkü İslâm; sosyal adaletin tahakkuku için birçok prensipler koymuş, “insanların en hayırlısı, insanlara en çok faydalı olanlardır.“ anlayışıyla, sosyal yardımlaşmaya ibadet ruhu kazandırmıştır.

Bu manada “elini, dilini, belini” üç büyük günaha kapatmış olan ve “edeb” dairesinde yaşayan insanlar “hanelerini, keselerini ve sofralarını” ihtiyaç sahiplerine açmışlardı. Bu hayat felsefesinin en yoğun olarak yaşandığı zaman dilimi ise kuşkusuz Ramazan Ayı idi. Çünkü bu ay boyunca halkın sosyal yardımlaşma ve dayanışması daha da artar, zengin fakir toplumun her kesimi aynı iftar sofralarında bir araya gelirdi.

İşte bu anlamda Osmanlı Devleti’nde vükelâ ve devlet ricâlinin saray ve konaklarında her akşam iftar yemeği verilmesi yerleşmiş bir gelenekti. Bu iftarlarda misafirlere ve özellikle fakirlere yemekten sonra diş kirası adıyla para ve çeşitli hediyeler dağıtılır ve halka açık iftarlar verilirdi. 19. asırda bilhassa Sultan Abdülmecid ve Abdülaziz’in saltanat yıllarında zenginlerin diş kirası vermesi usulünün devam ettiğini, Sultan II. Abdülhamid zamanında ise, bunu daha ziyade fakirlere tahsis edildiğini, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey bahsetmektedir.

Ev sahibi ikram etmenin ve misafir ağırlamanın sevabıyla mutlu olur. Ona bu mutluluğu misafir yaşatmıştır. Onun pek de güzel olmayan yemeğini yemiştir. Çenesi yorulmuştur. Üstelik çekilmez sohbetine de katlanmıştır. İkramın sahibi, “Ev sahibi sevap kazansın diye misafir pek çok eziyet çekmiştir, dişi yıpranmıştır” diye düşünürdü.

Fakir halkın orucunu açması için de sofralar hazırlanır, bu davetleri bilerek gelen ve ayrıca “Tanrı misafiri” sıfatıyla iftar açmak isteyen herkes içeriye alınırdı. Yedirilip içirilen söz konusu bu fakir fukaraya bir miktar da para verilmek istenir, fakat harçlık ya da sadaka veriliyormuş gibi olmasın, verilen kişi rencide olmasın diye ağırlama faslı bittiğinde misafir ayrılmak üzereyken, kapıda kendisine küçük bir hediye kesesi verilir, “Efendim, zahmet buyurdunuz, ikramımızı kabul ettiniz, evimize şeref ve bereket verdiniz, acizane bunu dişinizin kirası olarak kabul ediniz” denirdi. Diş kirası sadaka olarak da verilirdi ama bunun sadaka olduğu belirtilmeden. Böylece diş kirasını yani sadakayı alan eziklik duymaz, diğer insanların yanında incitilmemiş olurdu. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra “Kesenize bereket”, “Allah daha çok versin”, “Ziyade olsun” gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.

Fatih Sultan Mehmet dönemi sadrazamlarından Mahmut Paşa, tarihimizin ünlü cömert ve hayırseverleri arasındadır. Her vesileyle yoksullara yardım etmekten zevk alan Mahmut Paşa, Ramazan ayı geldiğinde kesenin ağzını büsbütün açardı. Hele, konağında verdiği iftar ziyafetleri dillere destandı. Buradaki ziyafetin, başka zengin evlerinde rastlanmayan bir özelliği olduğu için…

Onun sofrasında oruç açanlar, diş kirasına ilâveten her akşam, mutlaka ikram edilen nohutlu pilavın gelmesini dört gözle beklerlerdi. Dişlerine takılma ihtimali olan sert bir sahte nohut yakalama ümidiyle… Çünkü Paşa, kazanlarda pilav pişirilirken, içine nohut biçimi verilmiş altınlar da attırırdı. İşte bu olay, hâlâ hemen herkesin bildiği ve kullandığı bir atasözümüzün doğmasına sebep olmuştur: “Kısmetinde olan, kaşığında çıkar.” Bir Ramazan gecesi, Vezneciler’deki Zeynep Hanım Konağı’nda verilen mükellef iftardan sonra, Yusuf Kâmil Paşa’nın bir altın tepside sahip olduğu emval ve emlakın senet ve tapusunu padişaha arz ettiğini, Sultan Abdülaziz’in ise, “Bunlar makbulüm oldu, yine sizlere veriyorum. Her hal ve hareketiniz hoşuma gitmektedir” dediğinden bahseder.

Yorum Yazın