Almati’den Buhara’ya

Taklamakan Çölü’nde gece yakılan kamp ateşinin etrafına üşüyenlere kervancı başının anlattığı bir çöl perisi masalı, Semerkand’a ulaştığında  sarayın içinde cereyan eden hikayelere bürünür; oradan çıkıp Harun Reşit’in yazlık sarayının içindeki yatak odasına  girdiğinde ise Şehrazat’ın fısıltılarla anlattığı  1001 Gece Masalları’na dönüşür.. efsanelerin  masala dönüştüğü, masal kahramanların ete kemiğe büründüğü, cinlerin perilerle kervansaraylarda cirit attiklari  İpek Yolu’ndayiz.. Bu efsanevi yolculugu bu kez 1001 Gece Masalları eşliğinde eşi benzeri olmayan bir vasitayla yapıyoruz: İpek Yolu Treni’yle.

Cin’in Sian sehrinden hareket eden  kervanlar ipek, kagit, cay gibi maddeleri haftalar – bazen de aylar – suren yorucu yolculuklardan sonra  Avrupa’ya ulastirirdi. Bu kervanlar donuste batidan altin, gumus, demir gibi maddeleri bu kez Cin’e tasirlardi. İpek Yolu tek bir hatti olan bir yol degildi; karmasik birçok güzergahtan olusan bir ulaşım agiydi. Birçok ulke sınırları icinde mal taşımanın özel ticari anlaşmalar gerektirdiginden zorluklar yasanmis, tarihteki en parlak dönemini tüm bu coğrafyayı  tek bir merkezden kontrol eden Mogol doneminde yaşanmıştır.  15.yuzyilda gemi taşımacılığının önem kazanmasıyla ticaret yollari denize kaymis ve İpek Yolu’nun kullanilmasi azalmışti. Kervanlarin gectigi yollar daha sessiz ve  sakın  olmasina ragmen bolge ulkeleri icin İpek Yolu’nun onemi 19. Yüzyıla kadar sürmüş ardından derin bir sessizlige burunmustur.. ta ki demiryolu icat edilene kadar.
Ipek Yolu Treni’nin hikayesi tam da burada baslar – develerle taşınan yüklerin bitmesi ve kervansarayların sessiz birer abidelere dönüştüğü bir zamanda yol hikayelerinin yazıldığı bu görkemli hattın kurtarıcısı demiryolu olmuştur. Develerin yerine yolcu ile yük vagonları gelmiş, kervansarayların bulunduğu sehirlerde oteller yükselmeye başlamıştır..
İpek Yolu’ndaki demiryolu tarihi 20. Yuzyilin ilk yıllarında rayların  eski kervan yollari uzernde döşenmesiyle baslar. Kömürle çalışan Buharlı trenler bir tarihi şehirlere ulaşır.. Almati, Taşkent, Türkistan, Semerkand, Sherisebz, Buara, Hive tek tek bu ulasim ağına katılır.
Tarih boyunca Kulturlerin bulustugu, insanların kaynastigi, inanclarin yayildigi bir hatta develer uzerinde parlayan bir medeniyet, bu kez modern bir cagin demir raylari üzerinde hayat buldu. Sehirler yakinlasti, mesafeler haftalardan saatlere indi, masal cografyasi raylar uzerinde yeniden doğdu..
Aslında yazımız söyle başlamalıydı:  “Evvel zaman icinde, çok çok eskiden, insanlarin kervanlarla, yuklerin develerle tasindigi uzak bir diyar vardı- adı İpek Yolu’ydu”. Bizim seyahatimiz de iste tam burada başlıyor: hakikatin hayallere, rüyaların masallara donustugu bir yoldayiz..masallar diyarındayiz.

Almati: Elma sehri

2 milyonu aşan nüfusuyla Kazakistan’ın ilk başkenti Almati, adını elmadan alır. Şehrin çevresindeki elma bahçelerinden geçerken tadına doyum olmayan bu elmayı tatmadan olmaz. Panpilov en büyük alanıdır. Savaşta ölenlerin isimlerini unutmamak için sürekli yanan meşale bulunan Panfilovzey Alanı’nın hemen yanından hulunan  Zenkhov Katedrali mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerin başında geliyor.  Sarı beyaz gövdesi, rengarenk kubbesi ile Zenkhov Katedrali tek bir çivi kullanılmadan ahşaptan yapılmış. Almati’yi kuşbakışı izlemek için teleferiği kullanarak Kök Tepe’ye çıkmanız gerekiyor.

Buhara: İpek yolunda bir deniz feneri

İpek yolunun başkenti Buhara, Kızıl Kum Çölü’nün tam orta yerinde bulunuyor. İpek Yolu’nun gösterişli günlerini anımsatan ve  günümüzde yaklaşık bin kadar tarihi esere ev sahipliği yapan, baharat yolunun, deri ticaretinin ve özellikle de ipeğin zenginleştirdiği şehirdir Buhara. Şehrin bu ticari başarısı, dönemin yöneticilerinin de önemli katkılarıyla eğitim ve kültüre yansımış, böylelikle, Buhara şehri İpek Yolu’nun parlayan bir yıldızı olmuştur. Onlarca medrese bunların mimari kanıtlarıdır. Orta Asya’nın Amu Derya ve Sir Derya nehirlerinin oluşturduğu havzada Zerdüştlük en yaygın dindi. Tacik bir hanedan olan Şamanlık İslam’ı bu bölgeye yaymış ve İpek yolu ticaretini bir dönem elinde tutumuştur. Buhara’nın en eski yapılarından İsmail samani Türbesi şehirde ilk görmeniz gereken yerlerin başında gelir. Kümbet tarzında yapılmış bu eserde İsmail Samani ve babası Ahmet Samani gömülüdür.

Buhara’nın önemli bir diğer İslami yapısı Çeşmeyi Eyüp Türbesi’dir. Efsaneye göre Hazreti Eyüp Kızıl Kum Çölü’nde günlerce susuz kaldıktan sonra kafilesiyle burada durur ve asasıyla yere vurup su kaynağını bulur. İşte bu yerde türbesi vardır ve türbe içindeki buz gibi su yaz sıcağında gelenleri hala serinletir. Çeşmenin tam karşısında ise hadis kitabının en meşhur ismi Sahih-i Buhari’nin türbesi bulunmaktadır.

İlk kez MÖ 2. Yüzyılda inşa edilen Ark Kalesi Buhara’nın idare merkezi ve Buhara Emiri’nin ikametgâhının bulunduğu kale-saraydır. Şehre hakim tepede yer alan bu görkemli binaya uzun bir rampadan girilir. Ana kapıları ve girişi geçtikten sonra solda göreceğiniz güzel cami saray efradının kullanımı içindir. Sarayda güzel bir müze var, ancak en güzel yeri Buhara Emiri’nin revaklı avlulu tören salonudur. Buhara şehrinin en güzel manzaralarından biri de terastan görülebilir. Ark Kalesi’nden çıktık ve tam karşıda görünen ahşaptan yapılmış bir camiye doğru gidiyoruz. Burası Cuma Camii olarak da bilinen Bolo Hauz Camii’dir. Köknar ağacından yapılmış komposit başlıklı 20 adet  sütunlu bir  ormanın arasından girilen cami ile ilgili efsaneye göre Buhara Emiri  camiye Ark Kale’den uzanan kırmızı bir halıyla girermiş.  

Bolo Hauz Camii’nden çıkıyoruz; önündeki havuzu da geçerek Ark Kale’ye girmeden sağdaki kaldırımdan devam edersek yaklaşık 4-5 dakikalık bir yürüyüşten sonra sağa sapmamız gerekecek. Bu bölgede göreceğiniz en büyük minarenin yanına gidin – Buhara’nın sembolü Kolon Minare’yi göreceksiniz. Tacik dilinde “kalın” anlamına gelen Kolon Camii Orta Asya’nın en büyük camilerindendir. Orta Asya’da mimari bir gelenek de cephesi etkileyici bir medresenin tam karşısına simetrik formda ikinci bir medresenin inşa edilmesiydi. Kolon Camii, 12. Yüzyılda Karahanlı döneminde ahşap bir mimariye sahipti.  Cengiz Han Buhara’yı ele geçirmesinden sonra teslim olmayarak bu camiye sığınan binlerce kişiyi diri diri yakmıştır.  Mevcut bina daha sonraki yüzyıllarda onarılmıştır.

Kolon Camii’nin tam karşısında yer alan Abdullah Yemeni Medresesi 16. yüzyıla aittir. Ubeydullah Han tarafından dört yüz yıl önce inşa edilen medresenin bir özelliği de Sovyetler Birliği döneminde faaliyetine ara verilmeyen tek medrese olmasıdır. Binanın cephe süslemesinde Orta Asya çini sanatının en güzel örneklerini görmek mümkündür. Medresedeki İslam’ın dört mezhebinin temsil edildiği dört eyvan ve ortada taştan Kabe maketinin bulunduğu mimari tarz burada da benimsendiği görünüyor. Buhara’daki bir diğer eğitim yapısı da şehrin göbeğine bulunan Nadir Divan Beyi Medresesi’dir. Binanın cephesine Lebi Hauz tarafından girilir.

Cephede ziyaretçilerei karşılayan süsleme ise tipik bir Zerdüşt süslemesidir. Zümrüdü anka kuşu, aslan, at, güneş sembolleri bunlardan bazılarıdır. Nadir Divan Beyi Medresesi, günümüzde Buhara’yı ziyaret eden turistlerin Özbek müziğini, danslarını, folklörünü öğreneceği renkli bir  tiyatro sahnesidir.

Buhara’nın sembol binalarından biri de “Dört Minareli Cami” olarak bilinen Char Minor’dur. Bitişiğindeki medrese deprem sonucu yıkılmış ve günümüze sadece izleri kalmıştır Bina Kalif Niyazi adlı Buharalı bir tüccar tarafından dört kızına ithaf edilmiştir.  Minarelerde dikkat çeken bir özellik de her birinin farklı olmasıdır.  Efsaneye göre dört kızı da farklı kişilikte olduğu baba Niyazi dört minareyi de birbirinde farklı yaptırmıştır.

Şehrin merkezi sayılan Lebi Hauz’un tam karşısına giden ara sokağa giriniz ve yaklaşık iki yüz metre  yürüdükten sonra şehrin faaliyetteki tek Sinagogu’nu göreceksiniz. Eskiden binlerle ifade edilen Yahudi cemattinden, İsrail’e göçlerden sonra sadece birkaç yüz kişi kalmış. 200 yıllık sinagog herkese açık.

İpek Yolu’nun ticari merkezi Buhara’da çok sayıda han vardır. Bunlardan en önemlilerinden biri de suzannicilerin, kuyumcuların hala faaliyette bulundukları Toki Zaragon’dur..

Buhara’dan çıkınca

Şehrin 30 kilometre doğusuna doğru gidildiğinde Nakşibendiliğin kurucusu Bahauddin Nakşibend’in Türbe’sine ulaşırsınız. Her geldiğim yıl yeni ilavelerini  gördüğüm bina son yıllarda inanılmaz büyüdü. İlk geldiğim on beş yıl kadar öncesinde bu türbe küçücük birkaç binadan oluşuyordu. Özbekistan’ın en önemli kutsal mahali olarak kabul edilen bu türbeyi günümüzde her gün yüzlerce kişi ziyaret ediyor.

Nakşibendi’nin türbesine birkaç kilomere yakınlarında Buhara Emiri’nin Yazlık Sarayı bulunuyor. 1860 yılında Rus Çarı 2. Nikola, Abdullah Alim Han’a savaş inşa ediyor. Semerkand, Buhara, Hive ve Rus egemenliğine geçiyor. Revaklı bir tören avlusu, Harem dairesi ve kapalı bir selamlık bölümünden oluşan bu saray Rus mimarların tasarımıyla geleneksel ve Rus mimari tarzının harmanı olarak inşa edilmiştir.  Beyaz Salon misafirlerin kabul edildiği yerdir. Çayhanesi ise selamlığın en güzel ve özel bölümdür. Harem girişindeki kitabede binanın Abdullah Halim Han tarafından 1862 yaptırdığına dair bir ibare var. Hareme bitişik nizamda büyük bir açık hava havuzu var. Havuzun karşısında ise yüksekçene inşa edilmiş bir köşk var. Buhara emini çay içtikten sonra bu köşke çıkar ve anadan üryan bir şekilde havuza giren cariyelerden beğendiğine elmayı atar, bunu kapan cariye de o gece Emir’i ziyaret edermiş.

Avatar
Yazar

Sanat Tarihçi

Yorum Yazın