Hayatımın üçte birini seyahatlerde geçirdim. Bu seyahatlerden şu sonucu çıkardım: Seyahatler insanı dönüştürüyor. Bu konuşmamda bunun nedenlerini anlatmaya çalışacağım.

Seyahatler dünyanın büsyüsünü öğrenmemizin kapılarını açıyor. Doğanın mucizelerini anlamamızı sağlıyor. Örneğin rehberliğimin ilk yıllarında Kapadokya’daki Peri Bacaları ve vadilerinde dolaşırken doğanın içinde yürüyüş yapmanın değerini anlamaya çalışıyordum. Bir yandan Erciyes Dağı’nı seyrediyor, diğer yanda ise Hasan Dağı ve volkanik araziyi seyretmenin ayrıcalığını yaşıyordum. Bir yandan Yahyalı Pazarı’nda halı satan köylü kadınlarının emeğiyle tanışıyor, diğer yandan doğanın o müthiş nimetlerinin varlığına şahit oluyordum. Bu aslında müthiş bir duygu: seyahat insanlarla buluşmanızı, kültürlerle kaynaşmanızı sağlıyor. Seyahatin en sevdiğim özelliği de bu zaten: Seyahat bizi kültürlerle buluşturuyor.

Örneğin Hindistan’da İnek ve danalar öyle itibarlı ki ilk gördüğünüzde şaşırıyorsunuz; zira biz Türkiye’de danaları kurbanlık hayvanlar, endüstriyel et üretiminin kaynağı olarak kullanırız, örneğin sucuk, sosis veya pastırma yaparız; ancak Hindistan’da bu öyle değil- inek Hindistan’da kutsal kabul ediliyor. Nedenine gelince, Hinduizm’de anneler Tanrıçalar gibi itibar görür ve bundan dolayı da inekler de hayatın kaynağı olan sütü verdikleri için kutsal hayvan olarak görülürler. İnek insanlara analık yapan bir figürü olarak ve kutsanırlar ve dünyada yaşayan ilahi bir ödül olarak görünürler.

Ancak seyahatlerin en güzel yönlerinden biri insanlarla – yerel insanlarla kurduğunuz ilişkidir. Seyahatlerde zaman ve tarih içinde bazı kültürlerle oluşan bazı önyargılardan kurtulma veya insanları kendi kültürünüzle ilgili önyargıları değiştirme imkanı verir. Yeni yılı karşılamak için bir grupla birlikte Selanik’e gitmiştik. Yan masada oturan bir çift vardı ve sohbet ediyorlardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde yan masadaki çiftle karşılıklı hoş sohbet atışmaya başladık, sonra beni masalarına davet ettiler. Bir Türk ve Yunan bir araya gelince ne yapar? Tabi ki kendi siyasetçilerinin özelliklerinden ve tabi ki de tarih konuşurlar – özellikle de Osmanlı hakimiyetindeki Yunanistan’ı, Bizansı. Biraz Ouzo fazla kaçınca masada tansiyon da yükseldi ve çiftten kadın olanı sesini yükselterek bana “Senin deden benim nineme tecavüz etti” dedi ve ağlamaya başladı. Bu arkadaş kendini tarih labirentine o kadar kaptırmıştı ki ne yapacağımı şaşırmıştım doğrusu. İşi espriye sardım: Kadına “Vay alçak dede demek bunu da yaptın” dedim. Neyse kadın sonra kendine geldi ve o gece o çiftle birbirimize sarılarak ayrıldık.

Küçükken bilirsiniz üzerinde iki kale maç oynadığınız  sokaklar bir bulvar gibi gelir. Mahallenin küçücük parkı ise küçükken gözünüzde bir orman büyüklüğündedir. Küçük bir çocukken yaşadığınız ülke büyük bir coğrafyadır; kendi tarihiniz ise en büyük ve en şanlı tarih. Sonra zaman gelir ülke sınırlarından ilk kez çıktığınızda aslında dünyada başka ülke insanlarının da büyük tarihleri olduğunu keşfedersiniz. Örneğin benim doğduğum Makedonya’da tarih derslerinde yaşadığımız bir Makedonya vardı, bir de tarihsel coğrafyası ile “Büyük Makedonya” anlatılırdı; sonra aynı sınırları kapsayan “Büyük Arnavutluk”, yine aynı sınırları kapsayan “Büyük Sırbistan” , yine yine aynı sınırları kapsayan “Büyük Yunanistan” ve “Büyük Bulgaristan” olduğunu öğrendim. Türkler yurtsever insanlardır, bu güzel bir şey; ancak bizden daha uzak coğrafyaları keşfederken de şunu keşfettim: Arjantinliler de yurtsever insanlar, İranlılar da yurtsever, Çinliler de yurtsever, Avustralyalılar da yurtsever. Örneğin bu fotoğraftaki insanlar Malezyalı yurtsever insanlar (fotoğraf bulunacak). Biz Türkler yurtseveriz, ancak diğer insanlar da yurtsever. Seyahat hakkında en sevdiğim özellik “seyahat benim olaylara etnik temelde yaklaşmamı ortadan kaldırdı”. Biz yurtseveriz, ancak komşularımız da en az bizim kadar yurtsever.

Seyahatlerimde yaşadıkları kültürle gurur duyan çok sayıda onurlu insan gördüm ve bundan etkilendim.  Bir gün Yemen’de “hiçbir yerin ortasında” bulunan bir köyde hazırlanan bir sofraya konuk edildik. Yer sofralarımızın üzerinde bulunan kaşık ve çatalı kullanarak yemek yiyorduk ki yan masada bir Yemenli aile aynı kapta bulunan pilav üstü tavuğu ekmek bandırarak elle yiyordu. Yemek sonrasında çaylar geldi, ailenin yanına gittim. Aile reisi Sanaa Üniversitesi’nde bir hocaydı. Çatal bıçak kullanmayan ve yemeğini elle yiyen dünyada yüz milyonlarca insan var. Bunun sadece kültürel bir mesele olduğunu– bir alt kültür  meselesi olmadığını o an anladım ve özellikle Afrika’da Hindistan’da, Pakistan’da, hatta Türkiye’de ve daha birçok yerde bunu gördüm. Çinliler de çubuk kullanır. Dünyada tüm kültürler aynı saygıyı hak ediyor, ancak alışkanlıklarımız farklı. Sizin çatalı sol, bıçağı sağ elle tutmanız uygar olduğunuzun göstergesi de değildir.

Seyahatlerde bu gibi önyargılarınızı kırarsınız zira yaşamınız boyunca gerçek olduğunu sandığınız yanlışların yıkıldığına tanık olmak heyecan verici bir duygu. Ders kitaplarında bize Sultan Alparslan ve Malazgirt Savaşı’nı öğretirler; yine tarih kitaplarımızda  Osmanlı Devleti’nin önemli kahramanlarını, padişahların nasıl cesur ve büyük birer savaşçı olduklarını öğretirler. Ben Osmanlı Padişahlarını dünyanın en güçlü olduklarına inanırdım. Bu kötü bir şey değil-tarihimiz mutlaka doğru bir şekilde öğretilmeli- ancak unutulmamalı ki nasıl bizim kahramanlarımız varsa, nasıl büyük Osmanlı Padişahları varsa; gittiğimiz coğrafyalarda da o ülkenin kendi kahramanlarının ve Padişahları’nın olduğunu hep hatırlamamız lazım.

Seyahatleri daha anlamlı kılabilmenin yolu gidilecek ülkelerin tarihini okumak ve o ülkenin insanlarıyla empati kurmaktır. Bakın bundan 5-6 yıl kadar önce İZ TV’nin bir projesinin çekimleri için Macaristan’a gitmiştik. Çekimleri yaptığımız yerlerden biri de Mohaç’tı. Mohaç Macaristan’ın ortasında yer alan ve bataklığı bol olan bir düzlüğü ortasında yer alıyor. Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1526 yılında düzenlenen Macaristan seferinde Macar Kralı 2. Lajos ve Kanuni Sultan Süleyman Mohaç Ovasında karşı karşıya gelmişlerdir. Bu muharebe sadece 2 saat sürmüş ve 20.000 kişilik Macar Ordusu hayatını kaybetmiştir-2.Lajos dahil. Macaristan bu hezimetin ardından yüzyıllardır toparlanamamış ve ancak 20.yüzyılda bağımsız bir devlet olmayı başarmıştır. Fotoğrafta gördüğünüz Mohaç Muharebesi için inşa edilen anıt. Bu anıt Macar Milleti için kutsal bir yerdir. O anıt alanına gidildiğinde o savaşı anımsatan çanlar insanın içine hüzün veriyor.

Türkiye’de Mohaç Muharebesi bir zafer olarak görünür, ancak Macaristan’da ise bir yas günü olarak anılır ve ben bu muharebenin nedenlerini hissetmek için Mohaç’a gittim. Kosova Meydan Muharebesi’nin en iyi hissedilebilinen ülkesi Sırbistan’dır. Sırbistan ve Sırplar 1389 yılında yaşadıkları bu mağlubiyeti günümüzde “Sırp Ulusu’nun Dirilişi” olarak kabul eder ve anarlar. Kosova Meydan Muharebesinin 600. Yılında yani 1989’da Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç “Kosova Özerk Bölgesi”nin özerkliğini kaldırdı ve bunun ardından 1996 yılına kadar sürecek Yugoslavya İç Savaşı’nın fitilini ateşledi. İşte bu ve buna benzer olayları o ülkelere seyahat edildiğinde içselleştiriyor ve anlayabiliyorsunuz.

İşte bu nedenle yine 5 -6 yıl kadar önce İZ TV için 3 bölümlük bir İran Belgeseli yaptım. Çünkü bir kültürle empati kurmak o kültürü tanımakla başlar. İran Türkiye’de hep yanlış anlaşılmış ve algılanmış bir ülkedir. Gerek Şah İsmail-Yavuz Selim çatışması; gerekse daha sonra Nadir Şah döneminde yaşanan Osmanlı-İran çekişmesi; gerekse de 1979’deki İran İslam Devrimi sonrasındaki İran – Türkiye ilişkisindeki gerginlik; bir de iki ülke insanları arasındaki mezhepsel farklılık İran hakkında önyargıların oluşmasına yol açmıştır. İşte ben bu önyargıların biraz olsun kırılmasını istediğim için İran’la ilgili belgesel yaptım. İran halkını tanıdıkça bu belgeselin yapılmasının ne kadar doğru olduğunu öğrendim. İnsanlar hala “İran’a mı gidiyorsunuz? Neden İran? Orada kadınlar başını kapatılmaya zorlanıyorlar-niçin oradaki mollalar rejimini destekleyelim?” gibi soruları hala bana sorarlar. Niçin gitmeyeyim? İran coğrafyası Türk Tarihi için o kadar önemli ki – gitmemek olmaz. Bir ülke düşünün ki nüfusun en az 3/1’i Türkçe konuşuyor. Gelenekler benzer, görenekler benzer-hatta biz bazı görenekleri değiştirdik-İranlılar hala o görenekleri yaşatıyorlar-örneğin artık bizde olmayan-kaybettiğimiz  misafirperverlik-görmek için İran’a gitmeniz gerekiyor. Bir başka İran seyahatimde Tahran’da Ulusal Müze’nin bahçesinde bir grup çocuk bana yaklaştı ve konuşmaya başladılar. İngilizce konuşarak “Kadınların başlarını örtmesi konusunda ne düşünüyorsunuz” diye sordu. Çevredeki bütün çocuklar ikimizin bu konuşmasını  pür dikkat dinliyorlardı. “Benim düşünceme göre  kadınların başlarını örtmemeleri” gerektiğini söyledim. Soruyu soran çocuk “ben de aynı fikirdeyim” dedi ve çocuklar arasında gülüşmeler oldu. İsfahan’da bir grubun rehberliğini yapıyordum. Her zamanki gibi grup arkada ben önden gidiyordum ki 2 genç kız yanıma yaklaştı ve “Size bir şey söylemek istiyorum” dedi ve devam etti “You are beautifull!”. İki kız gülmeye başladı, ardından grubumdan bir hanım bu konuşmaları duydu ve kızlara yaklaştı ve “You don’t say beautiful to man you should say handsome”; aynı kız bana doğru döndü ve “You are handsome! “ dedi ve uzaklaştı. Bir ülkeyi siyah / beyaz noktasından bakmamak gerektiğini düşünüyorum; çünkü o ülkenin farklı renkleri ve görüşleri var; ancak kadın erkek ilişkileri, öğrencilerin kendi aralarında konuştukları konular, evlilikler, toplumsal sorunlar bizde olduğu gibi yaşanıyor.

Bir ülkeye gittiğimizde o ülkeye sırtımızda manevi olarak taşıdığımız bir yükle – bir ağırlıkla gideriz. Aslında her insanın hayatında taşıdığı manevi yükler vardır; ailesinin sevilen bir ferdi hayatını kaybettiği zaman o insan kaybettiği insanın manevi yüküyle yaşantısını sürdürür. Bir ulusun ferdi olmak o ulusun tarih boyunca miras yoluyla atalarından aldığı manevi yükü taşır-bu yükün taşınması kaçınılmazdır. İşte biz Türkler atalarımızdan devraldığımız o fetihleri, o savaşları, o Mohaç Muharebesi yüküyle Macaristan’a turistik seyahate gideriz. Sırbistan’ın Niş şehri vardır. Bu şehirde 4. Yüzyılda imparator Konstantin doğmuştur ve daha sonra tüm Roma’nın İmparatoru olmuş ve 11 Mayıs 330’da Konstantinopolis (-daha sonraları İstanbul) olarak adlandırdığı şehri Roma’nın başkenti ilan etmiştir. Fotoğrafta görülen Niş’te bulunan bir kule. Adı Kelle Kulesi; Sırpça’da Çele Kula ismiyle bilinir. 1809 yılında Sırplar Osmanlı Devletine karşı  isyan etmiş, isyanı bastıran Hurşid Paşa ibret olsun ve isyana girşmelerni önlemek için bu isyan sırasında ölen 952 Sırp askerin kellesinden bir kule yaptırmıştır.  15 yıl kadar önce bir araştırma için Niş şehrine gitmiştim ve bir taksiye bindim. Çele Kula’ya gitmek istediğimi söyledim. Yolda giderken nereden olduğumu sordu, Türkiye’den olduğumu söyledim. Şaşırmıştı. Çele Kula’ya vardığımızda ayrılıyordum ki şöyle söyledi: “Ben aslında İstanbul’u ve Türkiye’yi seviyorum-bir önyargım yok-zaman zaman da alışverişe geliyorum. Mesela üzerimdeki kıyafetleri Osmanbey’den aldım”. Kelle Kule’ye yaklaştım ve Kule’nin önünde diz çökerek ağlayan bir kadınla karşılaştım. Ben o kültürü anlamam için o kadınla da empati kurmalıyım. Sırbistan’a seyahatlerim uzun yıllar sürdü ve yine bu seyahatlerim birinde yine İZ TV için Belgrad belgeselini çekmek için gitmiştim. Sırbistan’ın en önemli kilisesi olan Aziz Sava önünde kamera önünde anons yapıyordum ki elinde ki poşetlerde alışverişten geldiği belli olan orta yaşta bir kadın bize doğru yaklaştı. Bizim film çektiğimizi görünce beni dinlemeye başladı. Yanıma yaklaştı ve bana Sırpça “Türk müsünüz ?” diye sordu. “Evet” dedim. Size bir şey sorabilir miyim dedi. Tabi ki buyrun dedim. Kadın elindeki poşetleri bıraktı ve büyük bir ciddiyetle  “Fatmagül sonunda ne olacak? Siz bilirsiniz! “diye sordu.

Kültürleri anlamamız gerekiyor, hatta kültürlerden öğrenmek ve örnek alınacak dersleri kendi ülkemizde uygulamalıyız.

İsviçre dünyanın en pahalı ülkelerinden biridir. Zürih’te bir fincan kahve ortalamada 5 İsviçre Frankı’dır –yani 32 TL-yine Zürih’te bir kahve fincanı ödemek için bir Zürih’li çalışan ortalama 7 dakika çalışması gerekiyor. Türkiye’de bir fincan kahve için 30 dakika çalışmamız lazım. Ancak İsviçre vergilerin en yüksek oranlarda olan bir ülke ve yolsuzluk endeksinin en düşük olduğu ülkelerden biri. Dünyanın en şeffaf 4. Ülkesi – biz 91. Sıradayız. İsviçrelilere neden pahalı bir ülke olduğunu sorduğunuzda size büyük bir ihtimalle İsviçre’nin vergiler sayesinde kalkındığını ve vergilerin çok yüksek olmasından pahalı olduğunu söyleyeceklerdir. Türkiye’de vergilerin gereği gibi toplanabildiğinden bahsedebilir miyiz? Vergi toplayan devletin de tutarlı ve inandırıcı olması gerekiyor. Tıpkı  Çinli bilge Konfüçyüs’ün dediği gibi “Vatandaşlar devlete bağlı olacak, ancak devletin de vatandaşına adaletli olması gerekiyor-aksi takdirde denge bozulur ve devlet çöker”

Seyahat ettiğinizde insanlık uygarlığının birbirine bağlı bir puzzle olduğunu keşfedeceksiniz. Puzzle’ın bir parçasının Çin’de; diğer parçasının Mısır’da; bir diğer parçasının Meksika’da; diğer parçacıklarının Peru’da, Hindistan’da, Yeni Zellanda’da ve gittiğiniz keşfettiğiniz yerlerde olduğunu göreceksiniz.

Hz Muhammed bir gezgindi-peygamber olmadan önce kervanlarla tüm Ortadoğu coğrafyasını gezmiştir; Hz İsa da bir gezgindi-yürüyerek köy köy dolaşarak mucizelerini gösterdi; Hz Musa da bir gezgin ve rehberdi-kavmine Sina çöllerinden nasıl geçeceğini gösterdi; Buda, Lao Tse, Konfüçyüs: Asya’da dinleri kuran bu büyük düşünürler de birer gezgindi. Seyahat devrimlere ilham kaynağı olur. Kübalı devrimci Che Guevarra Küba devrimini yapmadan önce Latin Amerika’yı motosikletle boydan boya gezerek gezdi ve Latin Amerika halklarının Amerikan emperyalizmi tarafından nasıl ezildiğine tanık olmuştur.

Seyahati en çok bu özelliğinden dolayı seviyorum: bu özelliği ise insanı dönüştürme gücüdür. Bir seyahate çıkmadan önce ve seyahatten döndükten sonra aynı insan değilsinizdir artık. Çünkü biriktirdiğiniz anılar, o seyahatte yaşadıklarınız ve öğrendikleriniz sizi “hayatı anlama” evresine çıkarır. Dünya ve evren evinizin küçük penceresinden gördüklerinizden ibaret değildir. Dünyada keşfedecek ve sizi içsel yolculuklara çıkaracak çok yer var. Yapmamız gereken tek şey evinizin kapısından cesaretle çıkıp bu yolculuk için adım atmaktır. Hayatınızın eskisi gibi olmadığını ve çok şeyin değiştiğine tanık olacaksınız. Tüm bu yolculuk sonrasında hiçbir şey olmasa bile dünyadaki farklılıkların en büyük zenginlik olduğunu öğreneceksiniz. Ben hala öğreniyorum.

Avatar
Yazar

Sanat Tarihçi

Yorum Yazın