Hocam Doç. Dr. İhsan Tunay’ın beni bir turist rehberi yapmak için verdiği uğraşı daha dün yaşanmış gibi anımsıyorum. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın açmış olduğu “Profesyonel Turist Rehberliği Giriş Sınavı”yla hocamın verdiği dersin sınavı aynı gün ve saate denk gelmişti. Sınavdan bir hafta önce derste “Eğer sınav tarihinin değişmesini kabul ediyorsanız Atilla rehber olacak, yok kabul etmiyorsanız giriş sınavına giremeyecek ve rehber olamayacak” demişti. Hayatımın bundan sonrasını derinden etkileyecek, şekillendirecek  bu olayı hiçbir zaman unutmadım. Arkadaşlarım, hocamın bu önerisini kabul edince benim hayatım değişmişti. Sıra dışı yaşanan anların hafızalarımızda sonsuza kadar yaşamalarının nedeni hatıralarımızda bıraktıkları kalıcı izlerdir; tıpkı bu olaydan bir yıl önce hocamın odasında yaşadığım o çok özel an gibi! Kafası karışmış çoğu üniversite genci gibi ben de mezun olduktan sonra ne yapacağımı bilemiyordum. Hocam, “Atilla, sende yabancı diller var; niçin turist rehberi olmuyorsun?” diye sorunca, önce duraklamış, sonra bu fikirden heyecan duymuştum. Rehberliğe başlamam hocamın verdiği bu fikir sayesinde olmuştu. Yıllar sonra Antonina  Turizm’i kurduğumda bana desteğini esirgememiş ve hocam kurduğum acentede rehberlik yapan ilk kişilerden biri olmuştu.

Türk soyut resmin önde gelen isimlerinden Zahit Büyükişliyen’in ressam olmasında en büyük katkının sınıf öğretmeninde olduğunu öğrendiğimde, ben de  hocamla yaşadığım o özel anları anımsadım.  Öğretmenlerin bir çocuğun geleceğini şekillendirmede ne derece önemli olduğu sayısız örneklerle anlatılır; Zahit Büyükişliyen’in bu hatırası ve benim yaşadıklarım buna küçük birer örnektir.

Yaşam,  her an bizi şekillendirmeye aday bunun gibi binlerce olaydan ibaret bir döngü değil midir? Sıradan gibi görünen bir anın, sıra dışı ve şekillendirici bir deneyime dönüştüğünü çok sonradan anlarız.  Zahit Büyükişliyen’in Antonina Sanat Galerisi’nde açtığı “Vivaldi Dört Mevsim” adlı kişisel sergisinde sergilenen eserlerin bende uyandırdığı his de tam da böyle oldu: Çalışmaları izlerken, sıradan bir an, sıra dışı ve heyecan verici bir deneyime dönüşüveriyor. Eserlerdeki renk cümbüşü izleyeni farklı coğrafyalara götürmekle kalmıyor, farklı duygu yoğunluklarına doğru bir eğime kapılmamıza da aracı oluyor. Bazı eserleri beni Sibirya’nın uçsuz bucaksız steplerine, bazı eserleri de Anadolu’nun sıcak köşelerine doğru götürdü. Kendimi bazen İstanbul’da, bazen de dünyanın en güney ucundaki fenerin bulunduğu Patagonya’da buldum.

Eserlerde kullanılan renkler adeta his dünyamızda sıklıkla karşılaştığımız mevsimler gibi gözümüzün önünde dans ediyorlar. Bu rengarenk dünya, inişi ve çıkışı yoğun yaşanan bir duygusal dünyanın mecazları gibi çalışmaların farklı yerlerine serpiştirilmiş köşelerden oluşuyor. Her resim hisler coğrafyasının izlerini taşır gibi duruyor. Resmin bir noktasında hüzünlü bir melodram yaşanırken, diğer yanında kurtuluşa giden bir umudun yolculuk izlerini taşıyor. Umutla başlayan bir sohbetin, umutsuzluğa dönüştüğünü veya pek ümitli görünmeyen bir toplumsal bilinçaltının umuda doğru koşturmasını aynı anda fakat farklı noktalarda hissetmenizi mümkün kılan bir varyete gibi adeta.

Bir demet çiçeğin kutlamaya mı, yoksa bir taziyeye mi dönüşeceğini; güzel bir havanın baharı mı yoksa fırtınayı mı haber vereceğini fark etmek ancak eserlerin içindeki ayrıntılara dikkate ederek ilerlemek mümkün hale geliyor. Düşünce dünyanızı resmin içine odakladığınızda karşınızda iki seçenek duruyor: Ya düşünce dünyanızla ufuklara doğru yelken açacak ve resimde sorulan yanıtları bulacaksınız ya da daha da derinlere inecek ve yanıtları verilmiş imgelerle yaşamın anlamına ilişkin sorular soracaksınız!

Bir birini tamamlayan ancak bir ölçüde uzaklaştıran bu anlam farklılıklarını tek bir çalışmada anlamlandıran eserlerin içinde dolaşmak büyük bir keyif veriyor. Bu çalışmalar oksimoron hisler dünyasının aslında yaşam döngüsü içindeki başat yerini de gösteriyor izleyiciye. Yaşama tutunmak veya elden bırakmak, sevinç veya keder, melankoli veya coşku, gitmek veya kalmak, olmak yada olmamak gibi…Tüm bu kavramlar ise Zahit Büyükişliyen’in “Vivaldi Dört Mevsim” sergisindeki eserlerin ana aksını oluşturuyor.

Sergide yer alan eserlerin tamamına bakıldığında ise sanatçının çığlığı eserlerin ruhunu işleyen her köşesinde adeta renklerle altı çizilmiş gibi duruyor: “yaşamın anlamı yahut anlamsızlığı o yaşamın vardığı, ulaştığı sonuçtan gelir”. Zahit Büyükişliyen’in bu tespiti bundan 2600 yıl önce yaşamış bir bilge filozof olan Atinalı Solon’un Lidya Kralı Krezüs’e söylediği o meşhur sözünü hatırlattı: “Bir insanın mutlu olup olmadığını anlamak için son nefesini vermesini beklemek daha doğru olur.” Krezüs’ün Solon’u bu sarf ettiği sözlerden dolayı sarayından dışarı kovarak cezalandırması, onu haklı çıkarmadı. Bu olaydan yıllar sonra Krezüs Perslere karşı kaybettiği savaş sonrasında, Pers Kralı Kiroş’a esir düştü ve diri diri yakılmak üzere odun yığınının üstüne bağlanırken ‘Solon…Solon…’ diye bağırması Atina’lı bu büyük bilgenin ne kadar haklı olduğunu da gösterdi.

Zahit Büyükişliyen gibi Türk Soyut Resmin önemli bir ismini Antonina Sanat Galerisi’nde ağırladığımız için gururluyuz. “Vivaldi Dört Mevsim” adlı kişisel sergisini galerimizde gördüğümüz için de ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum.

Zahit Büyükişliyen’i galerimize kazandıran  sevgili Mine Gülener’e ve bu serginin ve sergi kataloğunun gerçekleşmesinde büyük emeği geçen Ayşe Koşak’a şükranlarımı sunuyorum.

Avatar
Yazar

Sanat Tarihçi

Yorum Yazın