İstanbul’a  1983 yılında bir koferle geldim. O yıllarda İstanbul’un nüfusu 4 milyondu; şehrin tren istasyonu Sirkeci Garı, otogarı henüz Topkapı’ndaydı. Günlük gıda ihtiyaçlarımızı mahallemizin bakkalından ve haftada bir kurulan Perşembe Pazarı’ndan, ayakkabı ihtiyacımızı Gedikpaşa’dan sağlardık. Kapalıçarşı sadece turistlerin değil, bizim de alışveriş yaptığımız yerdi. Oteller Laleli’ndeydi ve Taksim bölgesinde birkaç otel vardı. Üniversite yıllarımın geçtiği  Laleli, Beyazıt ve Sultanahmet’te kışın bazen sırt çantalı turistlere rastlar, onlarla konuşup İngilizcemi geliştirmek için can atardım.. Birgün üniversitedeyken Bizans Sanatı kürsüsünden İhsan Hocam “Atilla sende şu kadar dil var, niye turist rehberi olmuyorsun” dedi ve benim hayatım değişti.. Sanat Tarihi kürsüsünde ders olarak gördüğüm mimari eserleri, hikayelerini kitaplardan ve hocalardan öğrendiğim uygarlıkları, tarihi kişilikleri artık Türkiye’yi ziyaret eden turistlere anlatacaktım  Hiç unutmam  mikrofonu elime ilk aldığımda konuşurken heyecandan ağzım kurumuş, ellerim titriyordu. Yıllar içinde Türkiye’yi karış karış dolaştım, gezmediğim il ve ilçe neredeyse kalmadı. Bir süre sonra İstanbul’u İstanbullulara gezdirmeye karar verdim. Tarih Vakfı’nın çıkarttığı İstanbul Ansiklopedisi ve Reşat Ekrem Koçu’nun yine aynı adlı ansikolpedisinin her satırını okuyarak İstanbul’da 50’ye yakın tur güzergahı oluşturdum. Her hafta sonu yaptığım turlar vasıtasıyla şehrin her köşesini görmeye ve tarihi eserlerine yapılan olumsuz müdahaleleri de fark etmeye başlamıştım. Şehri korumanın onu tanımakla başladığını öğrendim. Bir grup İstanbul sevdalısıyla şehri koruma amaçlı “Şehristanbul Derneği”ni   kurduk. Birçok kaçak yapılaşmayı önlemeyi başardık.

Bunlardan biri de Yedikule Hisarı’nda işletmecisi tarafından dozerlerle ortadan kaldırılan Yeniçeri Mahallesi için verdiğimiz mücadeleydi. Bu şehir için mücadelemiz yıllarca sürdü. Tehditler aldık, ama yılmadık.. Bugün Beyoğlu’nda, Galata’da, Yedikule’de, Süleymaniye’de, Vezneciler’de, Fatih’te şehrimiz için verdiğimiz bu mücadele sayesinde birçok eser yerinde duruyor.. Benim İstanbul ile bağ kurduğum bir başka alan da festivaller oldu. İstanbul Balık Festivali ve Galata Festivali ‘ni o dönemde şehrin merkezinde olan ancak kenar mahalle kültürlerini yaşayan Galata ve Samatya semtlerine dikkat çekmek amacıyla düzenledik.. Bu mahallelerin bugün geldikleri konum ve turistik birer merkeze dönüşmeleri bu mütevazi çabaların da katkıları sayesinde oldu. Şehirle üçüncü bağım ise 1997 yılında kurduğum Antonina Turizm’dir.  Antonina İstanbul’un 2. yüzyıldaki ismidir. On yıl önce kurduğum bir diğer şirket ismi de yine bu şehrin adını taşıyor: Istanbul Walks

Bu şehre geldiğim tarihten bu yana 36 yıl geçti ve şehrin nüfusuna tam 15 milyon insan eklendi. Her yıl binlerce insan büyük ümitlerle bu şehre sığınıyor. Bu şehir de yeni gelen  insanlara yer açıyor..

İstanbul benim şehrim.. yaşadığım, aile kurduğum, ürettiğim, nefes aldığım bir şehir. İstanbul’da her uyandığımda bu şehirde yaşadığım için hayata şükranlarımı sunarım; tarih kokan sokaklarında her dolaştığımda, dokuz bin yıl öncesinde olduğu gibi Boğaziçi, Haliç ve Marmara’nın kesiştiği yerde kurulan bu şehirde nefes aldığım için hayata şükrederim..

Balkan Nazi İslimyeli’nin küratörlüğünde Antonina Sanat Galerisi’nde gerçekleşen “Bu beden bizim mi” konulu sergimizin hazırlıkları sürerken,  birey-toplum ve birey ile şehir ilişkisiyle ilgili düşüncelerim aklıma geldi. Bu şehirde milyonlarca insan her gün aynı güneşin ışınlarıyla uyanıyor ve bu ülkede 70 milyon insan her sabah uyandığında aynı şekilde sevdiği kişilere onları sevdiğini söylüyor.  Herkes sevilmek, herkes anlaşılmak, herkes yaşama insanca dokunmak istiyor.

Yaşadığımız şehre bakışımız, ailemize olan sevgimizin aynasıdır. Egemen güç bizi şehri sahiplenme ve aidiyet duygumuzdan uzaklaştırarak ruhumuzu bedenimizden adeta koparmak ve yabancılaştırmak istemektedir.  Şehrin tarihi mirasını ısrarla yok edilmesinin altında yatan neden budur. Geçmişle bağımızın kopması, geleceğin değişmesi anlamına gelir ki sanatın bir öncü güç olarak bunu gelecek nesillere anımsatmasının önemi tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Bu bağlamda egemen güçlerin bütün bir toplumu kısır bir döngüye iterek bütünümüzü etkisizleştirmeye yönelik hedeflerinden vazgeçmedikleri ve vazgeçmeye niyetli olmadığını görüyoruz.  

Peki, bir birey olarak ne yapmalı? Neye karşı koymalıyız? “Red” hakkımızı nerede kullanmalıyız? Sanat, karşı duruşumuzun neresinde yer almalı? Bize giydirilmek istenen bu deli gömleğini sanatla üzerimizden nasıl atmalıyız?  gibi soruları soran  gençler eserleriyle topluma birer öncü olmak inancıyla yola çıkıyorlar.

Balkan Naci İslimyeli küratörlüğündeki bu sergi geleceğimiz için küçücük bir ümit ışığıdır. Geleceğimizin daha iyi olması için mücadele edeceğini eserleriyle ilan eden bir sergide gençlerimize ve güzel ile aydınlık geleceğe olan inancımız tamdır.

Sevgiyle,

Avatar
Yazar

Sanat Tarihçi

Yorum Yazın