Suriye’de henüz  savaşın başlamadığı, Şam Emeviye Camii’nin arka sokaklarındaki cıvıl cıvıl  insan hareketlerinin yaşandığı günlerden biriydi. Elimdeki fotoğraf makinamla yürürken arada ilginç kareler yakaladığımda deklanşöre basıyordum. Şehrin dar sokaklarında koşturan ve bir şeyler satmaya çalışan sokak satıcıları, rengarenk hediyelikleri olan mağazalar, restore edilmiş ve turist bekleyen restoran ve oteller arasından yürürken bir kahvehanenin varlığı dikkatimi çekti. Bu ilginç mekan, kadınlı erkekli küçük gruplarla doluydu, masaların üzerinde bulunan çok sayıda kitaplardan bu kahvehanenin aydınların buluşma yeri olduğu besbelliydi. Kahvehanenin ortasında ahşaptan yapılmış üzeri kumaşlarla süslenmiş bir taht vardı. Şam’ı birlikte gezdiğim sevgili dostum Alp Tümer’le bu ilginç mekanın içine girdik ve birer kahve söyleyip beklemeye başladık. Bir süre sonra, başında fes, elinde bir kitap bulunan orta yaşlı bir adam kahvehanenin ortasında  bulunan tahta çıktı. Adamın yüzünde dikkatimi çeken ilk şey, oldukça fazla bulunan kırışıklıklardı. Besbelli ki bu adam oldukça görmüş ve geçirmiş bir kişiydi. Adam tahtın kenarında duran ahşaptan asayı aldı ve tahtın ahşap zeminine sert bir şekilde vurdu. Vurmasıyla birlikte kahvehanede bulunan herkes sustu ve adam konuşmaya başladı. Adam elindeki kitaba bakarak teatral bir okumaya geçti. Bazen alçak sesle bazen de yüksek sesle okuyup asasını yere vurarak bir şeyler anlatıyordu. Bu ilginç adam yüzyıllardan beri İpek Yolu üzerinde bulunan kervansaraylarda masal anlatan anlatıcılardan biriydi. Şam’da bu mesleği icra edenlere “Hakavati” adı verilir. Arapçadan Türkçeye çevirdiğimizde serbest anlamıyla sadece gerçekleri anlatan “Hakikatçi” anlamına gelir. Bu masal anlatıcıları sadece kervansaraylarda değil şehirlerde bulunan kahvehanelerde, caddelerde, kısacası, bulabildikleri her yerde masal anlatırlardı.  Masalların  mülkiyet sahibi vardı ve bir masal anlatıcısı, başka bir masal anlatıcısının masalını anlatması kurallara aykırıydı – başkasına ait bir masal anlatıldığı takdirde, bir at hırsızlığı gibi muamele görür ve cezalandırılırdı. Bu hakavatiler İpek Yolu üzerinde yüzlerce masal ortaya çıkardılar ve meraklı dinleyicilerine bunları aktardılar. “Binbir Gece Masalları” bu sayede ortaya çıkmıştır.

Hakavatiler insanları eğlendirmekten çok düşünmeye sevk etmeleriyle bilinirlerdi ve  masal anlatmalarının amaçları vardı: Hakikatlerin konuşulmasının sağlanması ve iktidarı eleştirmeleri. Sözleri sanat kabul edilen bu masalcıların bir diğer amacı da söz sanatıyla dinleyenlerin yüreklerine hitap ederek insanların ruhsal temizliklerine vesile olmalarıydı.

Sabahat Hanımefendiyi galerimizde gerçekleştirdiğimiz sohbetimizde dinlerken bana Şam’da tanıştığım bu bilge hakavatiyi anımsattı. Sanat anlayışını, yaşam öyküsünü, değerlerini dinledikçe bir Anadolu kadının yaşama olan bağlılığını, sanata olan tutkusunu, bir tesadüfün dünyayı değiştirme gücünü, sanatın bir insana kazandırdığı özgürlüğü gördüm.  Kısa süren sohbetimizde sanatçının bu sergi vesilesiyle herkese sorduğu “Evrenin duşu da sanat mı?”  sorusuna yanıt aramaya çalıştım.

İnsanı evrenin merkezine koyan Rönesans düşüncesiyle konuya yaklaşırsak, sanatın birçok sorunun ve sorunsalın çözüm merkezi olduğu sonucuna varırız. Duygularımızın, düşüncelerimizin, ruhsal yorgunluğumuzun, gündelik yoğunluğumuzun, içsel ve düşünsel yolculuğumuzun görsel sonucunu sanatın yaratıcılığında görürüz. Sabahat Hanımefendiyi dinlerken bir yaşam öyküsünün ayrıntılarında sanata giden yolun nasıl açıldığını gördüm. Sanatın sadece dar çevrelerde hapsedilmiş seçkinler  tarafından  yapılamayacağının yanıtı bu sergideki eserlerin renklerinden okunabilir. Tasvirin yanı sıra yazının kullanılması, dahası, bu yazılardaki çarpıcı ifadelerin izleyenlerde adeta sanatsal bir matris işlevi yapması sanatçının sorusunun yanıtını da oluşturuyor: evet, bu yolculuğu yapmak isteyenler için sanat evrenin duşudur. Peki “herkes bu duştan kendine düşen payı alabilir mi?” sorusuna çok daha karmaşık bir yanıtı gerektirir.

Siddhartha Gautama, içsel dünyasını keşfetmek için başlattığı yolculuğun başında, yıllar sonra Budha olacağını bilmiyordu belki, ancak bu yolculuğa başlamasaydı Nirvana’ya ulaşması da mümkün olmayacaktı. Izdırapların sebebinin insani hırslar olduğunu söyleyen Budha’nın öğretisi insanlığa Dharma çarkını armağan etmiştir. Bu çarkı anlayabilmenin yolu ise ruhsal uyanmanın gerçekleşmesidir. Uyanmak veya uyanmamak ise her kişinin kendisinin vereceği karara bağlıdır. Sonuç olarak bu bağlamda “evrende yaşanacak bir temizlikten” verilecek pay kişinin algılayabileceği uyanmanın niteliğiyle eşdeğer olduğunu, bu duşun da ancak sanatın evrenselliğiyle gerçekleştirilebileceğini söylememiz gerekir.

Antonina Sanat Galerisi, yedinci sergisinde Sabahat Çıkıntaş’ı özgün çalışmaları, sergiye özel hazırlanan kostümü ve çarpıcı sözsel imgelerle konuk ediyor. Bu duygu ve düşüncelerle sergimizi ziyaret eden tüm sanatseverleri selamlıyor, serginin açılışında katkıda bulunanlara şükranlarımı sunuyorum.

Avatar
Yazar

Sanat Tarihçi

Yorum Yazın